Sayfalar

25 Ocak 2011 Salı

Mersin-Tarsus Gözlükule Höyüğü




Gözlükule Höyüğü nerede? Gözlükule Höyüğü (Mersin)





Tarsus Gözlükule Höyüğü


Şehrin güneydoğusunda bugün park olarak ağaçlandırılmış 300 m. uzunluğunda ve 22 m. yüksekliğinde bir höyük yer alıyor. Tarsus Gözlükule Höyüğü Neolitik Çağda (M.Ö. 5000) toprak tepe üzerinde kurulmuş ve en eski Anadolu kültürüne ışık tutan önemli bir yerleşim merkezi. İlk çağda Tarsus limanı olarak kullanılıyormuş.

Burada 1934-1938 ve 1947 yıllarındaki arkeolojik kazılarda, Kalkolitik döneme ait, içerisinde ölülerin gömüldüğü küpler, testi ve çömlekler bulunmuş. Aynı mimari tarzda yapılmış üst üste ev tabanları da dikkat çekici. Bunlar Tunç dönemine ait tunç silahlar, mühürler, dörtgen planlı taş ve kerpiç evler bulunan ilk mimari kalıntılar. Bu çağda kentleşme ve sınıflaşma ortaya çıkmış, kent yangından sonra surlarla çevrilmiş.

Hitit döneminde Kuziwatna Kralı İsput Ahşu ile Hitit Kralı Telepinus arasında yapılan anlaşmanın küçük bir bölümü, Gözlükule’de bu anlaşmayı yapan İsput Ahşu’nun çevresi çivi ile yazılı, ortası Hiyeroglif bir mührü, Hitit kralı III. Hattuşil’in karısı Hepa’ya ait mühür, bir arazi bağışı ile ilgili bir çivili yazılı Hitit tableti, bir din adamı tasvir eden kristal bir heykelcik ve Boğazköy surlarına benzer bir kale kalıntıları bulunuyor. Gözlükule’de çıkarılan eserler Adana Müzesi’nde sergileniyor.

Kleopatra Kapısı
Parkın güneyinde, Mersin yolu üzerinde ve Tarsus girişinde yer alıyor. Mısır’ın ünlü kraliçesi Kleopatra’nın (M.Ö. 60- 30) sevgilisi Romalı general Antonius (M.Ö. 83-30) ile Tarsus’ta buluşmak üzere geldiklerinde, o zamanın limanı olan Gözlükule’de altından geçtikleri kapı. “Kancık Kapı” (Deniz Kapısı) adı ile de tanınmakta. Tarsus’u kuşatan üç kapılı surların 1835 yılında Mısırlı İbrahim Paşa tarafından yıktırılmasıyla geriye kalan tek kapı olarak biliniyor. Tek kemeri ile iki yığma ayağı bulunmakta. Çeşitli büyüklükteki taşlarla yapılmış.


******

Abbasilere ait deney tüpü bulundu


Mersin'in Tarsus ilçesindeki Gözlükule Höyüğü'nde yürütülen kazı çalışmalarında, camdan yapılmış deney tüpleri, tunçtan imal edilmiş tıp aletleri bulunduğu bildirildi
.
Tarsus- Kazı ekibi başkanı ve Boğaziçi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Aslı Özyar, 22 metre yükseklikteki Gözlükule Höyüğü'ndeki kazı çalışmalarını 2007 yılında başlattıklarını anımsattı.

Höyüğün Anadolu arkeolojisinde son derece önemli bir yeri olduğunu 15 Haziran'da başladıkları kazı çalışmalarının devam ettiğini ifade eden, Özyar, ''3 yıl önce başlattığımız ve 200 metre karelik alanda olmak üzere toplam 5 ayrı yerde sürdürdüğümüz kazı çalışmalarında Abbasi dönemi ağırlıklı olmak üzere Roma ve Geç Tunç Çağına ait bulgulara rastlıyoruz'' dedi.
2007 yılında ilk kazı çalışmalarında Abbasi dönemine rastlayan katmanlara ulaştıklarını ifade eden Özyar, bu katmanları açığa çıkarmaya başladıklarını, gündelik hayata ilişkin adetler, yaşam, hijyen gibi konularda çok şey öğrendiklerini ve bilgi sahibi olduklarını kaydetti.


Helenistik döneme ait kandil üretimhanesi

Höyüğün 7 bin yılık bir geçmişinin bulunduğunu ifade eden Doç. Dr. Özyar, şöyle devam etti:

''Kazı çalışmaları sırasında çıkan her şeyi titiz bir şekilde belgeleyip, fotoğraflıyoruz. Çoğu açmada orta çağ katmanlarının sonuna geldik. Onun altına inmek üzere hazırlanıyoruz. 2 açmamızda da Roma Helenistik dönemine ait kalıntılar var. Bunlarda belki de en ilginç olanı kandil üretimhanesi bulduk. Aynı zamanda tiyatroda kullanılan masklar ile adak heykelcikler üreten bir üretimhane ve defolu malların atıldığı çukurları ortaya çıkardık. Epey bilgi sahibi oluyoruz.

Kazılarda ayrıca camdan yapılmış deney tüpleri, şişecikler, tunçtan yapılmış tıp aletleri buluyoruz. Bu bize burada kimyagerlik veya eczacılık yapıldığına dair bilgi veriyor. Zaten Abbasilerin tıp ve eczacılıktan bilgi sahibi olduklarını yazılı kaynaklardan biliyoruz.''

Kazı çalışmalarına aralarında yabancı ülkelerden arkeolog ve bilim adamları da olmak üzere 25 kişinin katıldığını bildiren Özyar, bu yılki kazı çalışmalarının 16 Temmuz'da sona ereceğini sözlerine ekledi.





Elaiussa Sebaste … Bir mektup, bir ağıt…

Abdullah Ayan  







İki limanımla Kilikya ticaretinin en önemli bölgesi olduğumda daha İsa doğmamıştı…

Emekleme çağlarımda Elaiussa dediler adıma..

2 bin yıl sonra beğenmeyip değiştirdiniz…
Oysa ne ben yabancınızdım ne de ismim…
Tadını, rengini şu çok iyi bildiğiniz, kutsal saydığınız zeytin’ den ödünç almıştım adımı…

Olba**’ dan kopup bağımsızlığımı ilan ettiğimde de milat dediğiniz tarihle tanışmamıştı dünya…

İnanmayan çalınanlardan geriye kalan sikkelerime baksın…
Sağlı, sollu salınan iki liman bu kıyılarda kaç kente nasip olmuş ki?

Bir tek ben sahiptim, Roma’ nın da göz bebeğiydim…

O kadar ki, unutulmaz August en güvendiğine, Archelaos’ a, emanet etti beni…
Çıkaramadınız galiba, anımsatayım:
Kapadokya’ yı Kapadokya yapan, tüm Kilikia’ ya  egemen olan kral…
Archelaos bir görüşte vuruldu bana…
İlk görüşte aşk bile hafif kalır…

Delil istiyorsanız inin derinlerime, Archelaos’ un kışlık sarayına rastlayacaksınız (aç gözlüleriniz beton apartmanlar dikmediyse tabii)…
2 bin yıllık o delice sevdanın izlerini başka nereye saklayabilirdim ki?

Hiç kimse beni onun kadar sevmedi, hiç kimse onun kadar değer vermedi bana…

Üstelik armağan edeni, bizi tanıştıranı da unutmadı.
Doğamı çok güzel yansıtan ilk adımın yanına Sebaste ‘ yi ekledi, August’ un hatırına…

Sebaste, yani ‘İmparator kenti’ oldu adım…
İskender’den beri Hangi Akdeniz kentine nasip oldu ki, imparatorlarla anılmak?

Ticarette bölgenin yükselen yıldızıydım artık.
Kıbrıs, Suriye, Mısır’ ın nabzı bende atıyordu.
İsa’ dan iki yüzyıl sonra artık ihtişamın zirvesindeydim.
Yağmaladıklarınızdan geriye kalan anıt mezarlar, tanıktır anlattıklarıma…

Zeytinimden damlayan altın renkli yağlar, üzüm bağlarımın şarabı…
Suriye tersanelerini var eden kereste benim kokumu taşıyıp götürdü karşı kıyılara…

Lamos*** çayının serinlettiği denizimden beslendi Kıbrıs’ ın balıkçıları…
Göğüs uçlarımda uzanan ‘Ada’ mın ışıkları canlılığımın timsaliydi, yıllarca göz kırptı, kıskandırdı yanı başımda salınıp duran Korykos’ u ****  …

Her güzel gibi önce olgunluğun tadına vardım, ardından acımasız yaşlılık.
Mevsimler gibi anlayacağınız…
Mahzun hâzanın ardından kış…

Limanım kumlarla doldu, ‘ada’ m kıyıyla buluştu...
Tüm Kilikia ile birlikte önce Sasani Kralı Şapur’un saldırıları ardından Isaurialılar hoyrat çizmeleriyle çiğnediler dört yanımı.
Bizans İmparatoru Anastosis yetişmese erkenden ölecektim.
Isaurialılar’ ı cezalandırması, yalnız beni değil Kilikia’ yı da ayakta tuttu bir süre daha…

Rakibem Korykos ile birlikte zamana meydan okuduk, uzunca süre kucak açtık insanlığa…
O daha güçlü çıktı, bense direnemedim denizin taşıyıp getirdiği kumlara…





Ölümleri andıran, bin yılı aşkın uykuya yattım…
Depremler daha derinlere gömdü  benden kalanları…
Zemini halı desenli mozaikle süslü hamamım, sarnıçlarım, 23 sıralı tiyatrom…

Tiyatronun yanı başında ölüme yatarken bile korumaya çalıştığım o güzelim agora…
Tam bin beş yüz  yıl direndi, korkuttu hırsızları agoranın girişindeki aslan başlı çeşmeler…

Tepelerimde yağmur bulutlarına selam duran eşsiz güzellikteki tapınak… 
Kilikia’ nın en zengin Nekropol alanına sahip olduğumu itiraf ediyor bilim adamları..
Hele bir bulvarı andıran yolun iki yanında geçenleri bugün de selamlayan mozoleler…

Lamos deresinin soğuk sularını  bana ve komşum Korykos’ a taşıyan narin su kemerleri…
Dile kolay, bin beş yüz yıl uyanmayı, uyandırılmayı bekledim.

İstedim ki, anılarıyla beni bunca zaman avutan, Archelaos’ a benzer sihirli bir dokunuşla açayım gözlerimi..

Yok olacağımı zaman zaman düşündüm de, insanlığın böylesine geliştiği bu çağda, en aç gözlülerinizin, acımasız hoyratlıklarıyla saldıracakları aklımın ucundan geçmezdi.

Oysa ne de güzel başlamıştı şu son elli yılın ilk uyanış günleri…
Kaybolan üzüm bağlarıma ağlamaya hazırlanırken, yerlerine dikilen limon ağaçlarının kokusunun sarhoşluğu sardı her yanımı…

Hemen ardından ilk darbeyi yedim ama..
İnsanların üzerinden geçeceği yol hatırına tam ortadan ikiye ayırdılar gövdemi…
Açılan o yollar öncelikle mezar soyucularını bedenime…
Arsızca koynumda sakladığımı  sandıkları hazineleri arıyorlardı…

Oysa çiğnedikleri vücudumun değerini bilselerdi, dokunmaya korkarlardı tenime.
Agora’ nın ana kapısını  süsleyen aslan başlı çeşmeleri söküp götürdüler, mozoleleri parçaladılar…

Hepsine ama hepsine dayanırdım, son on yılda uğradığım insanlık ayıbı saldırılar olmasa..

Kral Şapur bile böylesine hoyrat değildi bana karşı…
Son iki bin yılın insanlığı  geliştirdiğini söylediğinizi duyar gibiyim.

İyi de bu doğruysa, Şapur’ a rahmet okutan bu gaddarlığınız neyin nesi?









Bir zamanlar güzelliklerimizle kapıştığımız Korykos ile şimdi her gün daha farklı tecavüze uğrama öyküleri anlatıyoruz birbirimize, ne acı. 

Beni korusun diye çıkardığınız o yasaları hiçe sayanlara karşı bu korkularınızı ne besliyor?

Daha da önemlisi uygulamayacağınız yasaları neden çıkarırsınız?

Nasıl da umutluydum oysa…

Bin beş yüz yıllık uykumdan uyandığımda, tozlarımı alıp, dokunmaktan korkan saygıyla, koluma girip gün ışığına çıkaracağınızdan öylesine emindim ki…

Gözlerimi kırpıştırırken hasret kaldığım güneşe, yanımda insanlığın güven veren varlığını hissetmek…
İki bin yıllık varlığımı, yap satçıların utanç anıtlarından beter beton çirkinliklerine teslim ederken hiç mi vicdanınız sızlamadı?

Ben tüm insanlık yararlansın, dünya gelip görsün diye gizledim onca güzelliği…
İnsanlığın yaşadığı bunca acı deneyim hiç mi ders olmadı size?
Ortaya çıkaracağınız dokularım ve bugüne sakladığım güzelliğim hepinizi zengin etmeye yeterdi…
Siz bunun bile farkına varmadınız…
Hiç kimse gözlerini kaçırmasın…
Hepiniz suçlusunuz…

Yerel yönetimlerinizle, merkezi idarenizle, Valileriniz, belediye başkanlarınız, yargıya saygısız yatırımcılarınız, duyarsız sivil toplum örgütleriniz…
Kaçan, suçüstü yakalanan, görmezden gelinen, “yaptım işte, var mı diyeceğin” kadar…

Hepinizle hesaplaşacağım günün birinde…
Artık çok geç, bu kez gerçekten ölüyorum…

Yeni bir deprem gelip bu insanlık ayıbını, yüz karası utancı temizleyinceye kadar, tabiat intikamını alıncaya kadar, yarattığınız bataklık hepinizi boğuncaya kadar ben yokum…

Gün gelir, bir yerlerde hesaplaşırız nasılsa…
Adıma sikke bastıranlara teslim olmadım ben…
Size mi olacaktım?…

Yine de kahrediyor beni son zamanlarda yaşadıklarım…
Binlerce yılda biriktirdiklerime, çalınan emeklerime yanıyorum.

Keşke değseydiniz…Böylesine vefasız, geçmişe saygısız ellerde tükenmek yakıyor her yanımı…

İsyanım bunadır, kahırdan asıl öldüren de… 


Meraklısına:
*Elaiussa Sebaste= Ayaş
** Olba= Uzuncaburç
***Lamos= Limonlu
****Korykos= Kız Kalesi
























File:Ayaş.jpg

Diğer Fotoğraflar İçin....
Free Hit Counter